15 Temmuz 2009

Get Smart


Get Smart izlemek için kendinizi zorlamamanız ve çok bir şey beklememeniz gereken bir film. Tv ekranlarına bir süre sonra düşecek gibi gözüken filmi Peter Segal yönetmiş. Steve Carell ve güzeller güzeli Anne Hathaway'i ajan rollerinde görüyoruz. Başlarından geçenleri yer yer gülümseyerek izleyebilirsiniz fakat benim pek ilgimi çekmediğini söylemek zorundayım.

09 Temmuz 2009

Canını Seven Kaçsın

Aylin Aslım'ın 2009 yılı albümünü bir önceki albümünden kat kat güzel Canını Seven Kaçsın. Aylin 4 yıllık yokluğunda boş oturmamış ve çok güzel bir albüm yapmış doğrusu.

K.A.L.P., Sen mi, Aşk geri gelir, Güzel günler en şahane parçaları. Özellikle klip çekmeyi uygun gördüğü "Sen mi" akıldan silinmeyecek gibi bir şarkı.



Gel köşeleri tutmadan gel
Pisliğe batmadan, çamura yatmadan gel
Gel bileğinin hakkıyla gel
Kimsenin altına yatmadan, üstüne basmadan gel

06 Temmuz 2009

Of

Artık tatil olsun... Uyumak istiyorum saat 1100'e kadar... Sonra yine uumak istiyorum... Gece olunca yine uyumak istiyorum...

28 Haziran 2009

Pixar Animasyonları

Animasyon izlemek o kadar keyifli ki; insanı olduğu ortamdan soyutlayarak renklerin çok daha canlı olduğu bir dünyanın kapısını açıyor.

Mesela, balonların uçurduğu bir evde gökyüzünde dolaşmayı istemeyen yoktur herhalde. Şahsen ben isterdim. Henüz filmi izleme fırsatım olmadı, büyük bir ihtimalle bu animasyon için sinemaya gitmeyi tercih edeceğim.
Up


Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.


Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.



Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.

27 Haziran 2009

Efrasiyab'ın Hikayeleri

*Spoiler

Kolpa bir kabadayının ensesinde biten Ölüm ile başlayan, sonrasında torunlarına hikaye anlatan Cezzar dedenin Ölüm'ün canını alacağını anlayarak torunlarını uyutup Ölüm'ün peşine takılması ile devam eden eğlenceli bir İhsan Oktay Anar kitabıdır. Büyülemiş Amat, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel kitaplarından sonra mizahın bu kadar sağlam işlendiği bir eser beklemiyordum açıkçası.

Kolpa kabadayı Abdurrahman'nın, canını almak için mahalleye gelen ölüme canı pahasına okey onyamayı teklif etmesi, Cezzar dede ve Ölüm'ü aynı masada buluşturur. Fakat Ölüm oyunu Cezzar dedenin elini açması ile kazanır. Kabadayı artık ölü bir kabadayı olduktan sonra, Cezzar dedeye borçlanan Ölüm canını almadan evvel bu borcunu dedeye ödemek ister. Teklifi şudur; Uzun İhsan adında bir faninin canını almak için gideceği yolda birbirlerine hikayeler anlatacaklardır. Cezzar dedeinin her anlattığı hikaye için ona yaşaması için 1 saat daha verecektir Ölüm. Korku, din, aşk ve cennet üzerine birbirinden şahane hikayelerle geçen yolculuk Ölüm'ü de Cezzar dedeyi de bizlere çok güzel tasfir eder.

Sizi hiç sıkmayacak kadar sade bir dille (hatta yazarın en sade dilini bu kitapta görüyoruz) anlatılan romanı okumanızı tavsiye ederim.

Uçurtmalar

İlk albümü sonrasında dinlemekten haz duymadığım Teoman'nın İnsanlık Halleri isimli albümünü dinlemek geldi içimden. Etkili sözleri yine ön planda albümde... Fahişe, Ruhun Sarışın, Sevişirdik bazen gibi beğenmediğim parçaların dışında albümün en sevdiğim şarkısı yine sağlam tasvirlerin bulunduğu Uçurtmalar oldu. Piyano ve yaylıların oluşturduğu müziğin ahengi benim çok hoşuma gitti.


Zamanı, yaralarla ölçen kadın
Geçmişiyle kavgalı
Tanrı’ya sığınan kız çocuğu geceleri İsyankar gündüzleri



Kırdığı kalpleri dizmiş ipe
Gene en büyük zararı kendine
Kuşlar yesin diye ayak izlerini
Ekmek kırıntıları bırakarak geride



26 Haziran 2009

Mükemmel Kadın Olmayın


Sabah sabah mailbox’a düşen bir postayı paylaşmak istiyorum. Bilindik kadın dergilerinden çıkma bu yazıyı kimin yazdığını bilmiyorum “alıntı” imzasıyla geldi. Hoş bunun pek de bir önemi yok.

“İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!



Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.


İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.


İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. "Benim neyim eksikti?" Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.


İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.


Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.


Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.


Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir. Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.


İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar. “


Yazıyı okuduktan sonra her kadının kendisini “mükemmel” olarak nitelendirebileceği geldi aklıma. “vasıfsız” adıyla anılan kişi yine kendi içinde “mükemmeli” oluşturmuş ve diğer kadınlar için “vasıfsız” sıfatını kullanıyordur. Yani kısaca kimse için “mükemmel kadın” yoktur. Beklentilere göre değişen bir durumdur.

Türk kadınının okuma parçasındaki kadına uygunluğu bir nebze daha yakın sanki. Özveriyi liste başında tutan Türk kadınları ilişkilerinde, evliliklerinde çoğu zaman tam istedikleri huzuru yakalayamazlar. Bunun neden kaynaklandığını bulmak için biraz düşünmek yeterli olacaktır sanki. Çevremdeki hemcinslerimin annelerine benzediğini farkettiğimde daha bir hayli küçüktüm, evlilik öncesinde umarsız, yer yer dağınık, sorumsuz vs olanların bilinçaltında yaşayan anne davranışları evlendiklerinde gün yüzüne çıkar ve en sonunda acı itiraf gelir. Zamanında eleştirdikleri anne tavır ve bakış açısı kendilerine bir virüs gibi bulaşmıştır. Bir kadın için en belirleyici örnek annedir kuşkusuz. Özverinin hadsafhada olduğu bir anne ile büyümüş kız çocuğundan asla tam tersi bir eş duruşu beklenemez. Varsa da istisnadır diye düşünüyorum.

Peki mükemmel kadın her zaman mı terk edilir? Mükemmel kadının değerini bilen mükemmel erkekler de var tabii ki. Eşiyle alakadar, ona saygı duyup, sevgisini her daim gösteren erkek muhakkak kadının bu davranışlarını, onu mutlu etmenin kendisini de mutlu ettiğini bilecek ve yerine göre bunu taktir edecektir. Saygının olduğu her ilişki karşılıklı anlayışla beslenir.

Annemin söylediğine göre; “bir evlilikte saygı olduğu sürece sevgi kaçınılmazdır, önce saygı...” Herkes birbirine saygılı olsun efendim.

Yazının anafikrini belirtmem gerekirse; mükemmel bir eşiniz, sevgiliniz varsa kıymetini bilip başınızın üstüne koyun. Aksi taktirde mükemmel kadının terk etmesi çok acı olur bunu da bir aşifte eline düştüğünüzde anlayabilirsiniz!!! =)

17 Haziran 2009

Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume


*Spoiler

Tom Robbins, “pancar, sebzelerin en keskinidir.” cümlesiyle başlar romanına. Bu cümleyi hatta turp, domates, patates, vişne ve havuçtan (maddi başarı simgesi, hayali, rüya) karşılaştırmasını yapar sonra pancarın özelliklerinden bahseder, pancarla başlayan hikayenin şeytanla biteceğini söyler. Anlattığı “ölümsüzlük” tarifidir. Yemek tarifi zannedilebilir pek tabii bahsedilen sebze-meyve karışımı görüldüğünde. Ama anlatılan kıskandıracak bir ölümsüzlük öyküsü.

Anlayacağımız gibi pancar kitabın baş kahramanıdır. Ciddidir, ploreterdir, melankoliktir, katile benzer... Parfüm kadar güzel bir icad ile asla aynı cümle içinde olamaz gibi görünür göze... Fakat biz Kral Alobar ve Kudra sayesinde pancarın ne kadar da kıymetli olduğuna şahit oluyoruz yüzyıllar boyunca. Krallık kurallarınca yaşlanmanın ilk belirtileri ile birlikte kral tahtını bir sonraki varise devrederek ölüm ile cezalandırılmaktadır. Kral Alobar ise ilk beyaz saç teli ile birlikte hayatta ve genç kalmanın yolunu aramaya başlar. Sonunda ülkesini terk eder ve ölümsüzlüğün sırrını keşfetmek için tanrıları ziyaret eder. Onlardan bazı bilgileri alan Alobar tatmin olmayarak kendini yollara vurur ve Pan isimli bir tanrı ile karşılaşır. Hıristiyanlığın yayılmasıyla çok tanrıcılığın çöpe atılması, tanrılara insanların inancının yavaşlaması ile güç kaybeden Pan, Alobar ile arkadaş olur. Alobar’ın Kudra ile tanışması ise yine yolları katederken olur ve birlikte olmaya başlarlar. Bu zaman zarfında Alobar genç kalma sırrını öğrenmiştir.


Kudra ile birlikte hiç değişmeden yüzyıllarca yaşayan Alobar gittiği her yerde ölümü yendiğini düşünerek daha da hırslanırken Kudra artık yerleşik bir hayata geçmeyi hedefler ve Paris’te bir parfümeri dükkanı açarak (daha evvelden tütsücülük yapıyordu Kudra) K23 isminde o muhteşem parfümü elde ederler. İşte günümüzde Paris, Seattle ve New Orleans üçgeni içindeki insanları birbirine düşüren yahut tanıştıran da bu yüzyıllar evvelinden gelen parfümdür. Tabii yanında Alobar ve Kudra ile birlikte....


Kitabı hiç sıkılmadan hatta büyük merak ve mizahi yönünden zevk alarak okuyacağınıza eminim. Hatta benim gibi bazı cümleleri de not edersiniz belki....


“Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri dolduramaz biri yapmasıdır. Aşkla mantığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, âşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.”


“İnsan, varoluşu bir ödüller ve cezalar sistemi gibi görecek kadar yüzeysel olsa bile, zaferlerimizin karşılığını da yenilgimizin karşılığı gibi pahalıya ödediğimizi er geç anlar. “


Hafifle!

14 Haziran 2009

What 's a girl to do

Bat for Lashes dinleyelim bu pazar akşamı...




10 Haziran 2009

Rippin Kittin

Miss Kittin and the Hacker dinliyorum gözlerim kapalı.

Daddy, can I go and haunt tonight

Like you do on sunday mornings.

Honey, give me a real gentle knife

To feel, feel like taking my life.


06 Haziran 2009

Skhizein

*Spoiler

Sabahın bir körü Facebook'ta dolanırken bulduğum 2008 Fransız yapımı Jérémy Clapin'e ait bir animasyon Skhizein.

Camdan bakarken bir meteorun çarpması üzere tüm hayata 91 cm uzak kalan bir adamın sonrasında kendine çarpan meteorun kendisini düzeltebileceğine inanması ve onu takibe almasını anlatan 13 dakikalık hikayesi. Meteorun ikinci kez kendisine çarpmasını sağlayan Henry sonraki görüntüde nesnelere hem 91 cm uzak hem de herşeye 75 cm mesafede aşağıda olması ciddi komiktir. Bahtsızlık örneği bir filmdir kısacası. Grafiklerin güzelliği haricinde muhteşem bir kurguya sahip olduğunu belirtmek isterim.




Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?

05 Haziran 2009

Mektubumu buldun mu?


Tüm gün Göksel'in son albümünü dinleyerek yürüdüm. Öncelikle Göksel'in sesini çok özlediğimi farkettim. "Ay'da yürüdüm" albümünden sonra harıl harıl söz yazdığını düşünürken ben, daha iyisini yaparak 70'leri ayağımıza getiriverdi. Albüm ismini Gönül Yazar'dan hatırlanan "Mektubumu buldun mu?" olarak koyan Göksel her şarkıda o kaliteli sesini kanıtlamış. Baksana Talihe, Gülmek için yaratılmış, Bilemedim aradan sıyrılabilecek parçalardan. Ama benim favori şarkım daha evvel Zuhal Olcay'dan da dinlediğimiz Çaresizim'dir. Bir de Göksel'den dinleyin derim ben.




Bir gün gelir aşk biter
İnsafsızca terk eder
Bütün bunların ardından
Sadece gözyaşı kalıir


01 Haziran 2009

Splinter

*Spoiler

Bu aralar gerim gerim izlediğim birçok gerilim filmine Splinter’ı da ekleyerek tarihimin en berbat filmlerini aynı zaman aralığında izleme rekorumu kırmış bulunmaktayım. Filmden kısaca ve absürdce bahsedelim; polis tarafından aranan bir çift, kamp yapmayı aklına koymuş başka bir çifti yolda durdurarak gasp eder. Silah zoruyla rehin aldıkları çiftten erkek olanı salaktır ve (afedersiniz) bir biyologtur. Bu sebeple ağaçlara baka baka yoluna giden çiftin önünü kesen kaçaklar araçlarını da çok rahat alırlar bunların. Tek amaçları anlayamadığımız bir sebeple Meksika’ya kaçmaktır. Yola devam ettikleri bir sırada birden dikenli bir şeye çarparak lastiği patlayan aracı yana çekerler, lastiği değiştirmek için durdukları sırada, lastikte bulunan kıymık kaçakların erkek olanının parmağına batar. Bunu çok da takmaz. Kadın kaçak (deli gibi tavırları vardır, sebebini anlayamıyoruz film boyunca) ve esir erkek ise neye çarptıklarına bakmak için araçtan uzaklaşırlar... Dikenli bir hayvan asfalta yapışmış vaziyette yatmaktadır. Fakat birden kendi kendini yenilemeye başlayarak saldırıya geçer... Tabi korkarlar ve kaçmaya başlarlar. Her korku filmi gibi...

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...

31 Mayıs 2009

Blindness

* Spoiler

Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).

Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.

Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.

28 Mayıs 2009

Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm


Yalçın Küçük’ün Aralık 2008’de Arkadaş yayınevi’nden çıkarttığı Mediko-Politik Epilepsi ile Orgazm isimli kitabını da bir önceki kitabı Caligula - Saralı Cumhur gibi bazı sıkılarak bazı bazı da zevkle okudum. Sivri dilli Küçük, kitabını iki bölümden oluşturmuş. İlk bölüm Mediko – Politik’te epilepsi, isteri, sara hastalığı, histeri ve bunlara bağlı olarak orgazmı işleyen Yalçın Küçük ikinci kitap olarak Doğan Savaş ismini uygun görerek yine Recep Tayyip Erdoğan, çevresi ve dengesiz davranışlarına ilişkin açıklamalarda bulunmuş, gazete küpürleri yayınlamıştır.



Sıkılmam diyorsanız, epilepsi, epilepsi tarihi, epilepsi nöbeti sırasında yaşanan orgazm sebep ve sonuçları hakkında merak ettikleriniz var ise okumanızı öneriyorum.

The Uninvited

* Spoiler


The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.


Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...


Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.


Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.

24 Mayıs 2009

Duman - Tövbe


Duman'nın çıkarttığı Duman I ve Duman II albümlerini dinlemediyseniz eğer dinlemenizi öneririm. Bir kaç tane favori parça edineceğiniz albümler performans ve söz olarak çok güzel. Duman I albümü pek ilgimi çekmese de Duman II takdir toplayacak cinstendir. Özellikle Ari Borakas'ın sözlerini yazdığı 9. şarkı "Tövbe" bu albümün unutulmayacak parçalarından olacaktır.





Dönecek halim mi var

Kahrolsun hain dünya

Yıllanmış halim mi var

Korkarsın

Sor zalim günler

Beyhude hayaller

Öldürme

Boş laflarla güldürme


22 Mayıs 2009

Bakla da yemem ben


Hayatında ilk kez bakla yapmış bir kişi olarak diyebilirim ki; yemek yapmak ile yapılan yemeği oturup afiyetle yemek yahut o yemeği sevmek apayrı şeylerdir... Yeme bozukluğu (kastettiğim yemek seçmek) çoğu kişinin büyüttüğü ve ciddiye aldığı kadar kötü bir durum değildir. Bana yemeklerden hangilerini yediğimi soranlara verecek cevabım 4’ü geçmezken, yemediklerimi ise kategori olarak dile getiriyorum. Her türlü sebze, bir çok meyve, deniz ürünü, salata, yumurta-omlet, zeytin çeşitleri, dolma çeşitleri, mercimek çorbası harici tüm çorbalar, her çeşit ot (semizotu, börülce, maydanoz) daha saymayı unuttuklarım muhakkak var ki bu arası virgüllü yiyecekleri asla yemem... “Bak bir kez tatsan sonrasında çok seveceksin” denilen şeyleri asla sevmediğim gibi, tadına bakmadan nefret ettiğim yiyecekler de mevcut.


Yeme bozukluğu denildiğinde sadece Anoreksiya nervoza ve Bulimiya nervoza olarak algılanmamalıdır. Bahsettiğim yemek seçme durumudur. Damak tadının elvermediği tadları bünyenin kabul etmemesi, yemiş olmak için dahi yenilememesi, tiksinilmesidir. Çocuklukta zorla yemek yedirilmesi de ileride yemek seçme alışkanlığına bir nedendir. Mesela, bana “E peki sen nasıl yaşıyorsun?” Ya da “Ne yersin peki sen?” gibi anlaşılmaz sorulara “peki sen nasıl oluyor da herşeyi yiyebiliyorsun?” demek istediğim insanlar çok fazla çevremde... Vitamin almadan da insanoğlu yaşayabiliyor. Sormayınız artık böyle abuk sorular demek istiyorum buradan...


Her ne ise; yemediğim ve yemeyeceğim bakla ve semizotundan sonraki denemem Kabak Dolma olacaktır. Yaparken tadına bakmasam da kokusundan yemeğin olup olmadığını anlayabiliyorum bunu da böylelikle keşfetmiş oldum. Aferin bana =)


Peki sizin bana tavsiye edeceğiniz bir sebze yemeği var mıdır?

21 Mayıs 2009

On Bir Dakika - Onze Minutos

-Spoiler

“Evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.”


On Bir Dakika; edepsizliğe ve ikiyüzlülüğe kaçmadan, sadece Maria’nın hikayesini anlatan bir kitap. Simyacı ile çoğu kişinin tanıdığı Paulo Coelho 2004 yılında çıkarttığı kitabında, Maria isminde bir fahişeyi konu alır. Anlatması bir hayli güç olan fahişeliği, Coelho yalın bir dille ve bir genç kızın sadeliği ile okuyucuyu sıkmadan, kasvete sürüklemeden yazıya dökmüştür.


Çocukluğundan beri karşı cins ile olan ilişkilerinde normal davranmaya çabalayan, zamanla bu çabayı kat be kat arttırarak yine yine hüsrana uğrayan, aşkı bulup devamlı hata yaparak kaybettiğine inanan Maria hayatından aşkı çıkartarak cinselliğe, bedenini keşfe yönelmiştir. Zamanla çevresindeki arkadaşlarından çok daha güzel olduğunu farkeder ve bunu erkekler üzerinde bir artı olarak görür. Zamanla farkedilmeye başlayan güzelliği ve aşka olan katı tutumu ona erkekleri avucunun içine alma yöntemlerini öğretir. Tüm bunlara sadece 19 yaşında sahip olan Maria Brezilya’dan Rio’ya bir haftalık tatil için uzun süre kumaş dükkanında çalışır. Ve biriktirdiği para ile ilk yalnız yolculuğuna çıkar. Fakat işler planladığı gibi gitmez. İlk gün bir İsviçreli ile tanışır ve İsviçre’de çalışma için aklını çelen adamla bambaşka bir ülkeye ayak basar.


Anlaşılan para haricinde İsviçrelinin vaadettiği herşey gerçektir. Başka bir memlekette "samba kızı" olan Maria zamanla maddi açıdan istediklerini karşılamayan patronuna posta koyarak yapmak istediği işin modellik olduğu kanısına varır. Menkenlik ajanslarıyla görüşen Maria sonunda bir arap ile bir gecelik ilişkisi karşılığında 1000 Frank kazanır. 1000 Frank’ın istediğinden fazla bir mablağ olduğunu görünce bir süre bu işe devam ederek dönüş bileti için para biriktirme planı yapar... Fakat yine kararsızlığına yenilen Maria bir clupte fahişelik yapmaya başlar... Hayatta sadece zengin, akıllı ve iyi bir koca isteyen Brezilyalı kız artık İsviçre'de kendi isteği ile fahişelik yaparak yaşamaktadır. Devamını kitaptan okumanızı tavsiye ediyorum.

Okurken sizi zorlamayacak bir kitap arıyorsanız işte bu kitap odur.

20 Mayıs 2009

X Men Origins Wolverine

Hugh Jackman ' nın başrolünü oynadığı X men origins wolverine genel olarak hoşlanmadığım tarzda bir film olmasına rağmen kendisini pür dikkat izletmiştir bana. 1845 yılında başlayan film mutasyona urayan Logan ve Victor'un vurdulu kırdılı hikayesini anlatıyor. Daha evvel bu tarz bir filmi anlatmadığım için fazla bahsetmeyeceğim. Hız, dövüş, insanüstü yaratıklara düşkün olanlar izleyebilir.

18 Mayıs 2009

Örümcek adam ve barbie müstehçenmiş.


“Okul ürünlerindeki bazı figürleri müstehcenliğe yakın bulan Eskişehir Milli Eğitim Müdürü İ. Ceylan, öğrencilerin araç ve gereçlerinde Barbie yerine Keloğlan, Örümcek Adam yerine Yunus Emre figürleri taşıyacağını söyledi”


Barbie’yi Keloğlan ile bağdaştırıp eş tutan bir zihniyet ile karşı karşıya kalmak beni çok güldürdü. Ne deseniz ne anlatsanız boşa gider ama denemek de gereklidir sanki. Keloğlan, Yunus Emre, Nasreddin Hoca gibi figürler kültürel değerlerimizi temsil eder. Keloğlan’ı bunun dışında bırakıyorum. Fakat bir okul çantası düşünün ki üstünde Yunus Emre var, Mevlana var, Sivas Kangal var. Yapmayın Allahaşkına! Çocuklara bu değerleri öğretecek daha başka yollar bulun, Milliyetçiliği kullanarak dış dünyaya kapamayın yeni nesli. Sonuç itibari ile “Barbie”’lerle büyümüş bir nesildenim ve kültürümüze ait değerleri de gayet güzel bilmekteyim. Ayrıca; Keloğlan kadar itici bir karakter daha yok sanırım bu memlekette...



Haberde okul gereçlerinin müstehçen resimlerle kaplı olduğu kanısına varan Müdür İ. Ceylan’nın bu tür konular yerine eğitim yerlerinin temizliği ve okul çevrelerinin güvenilirliği, öğrenci pisikolojisi gibi konularda iyileştirme yapmasını, bu tarz konulara takılmamasını temenni ederim.


“Neredeyse müstehcenliğe yakın resimler çocukların hayal dünyasında gezdiriliyor ve çocukları gerçeklerden koparıyor. Çocuklarımızı yabancı kültürün istilasından korumamız gerekir. Bunun için milli kahramanların ve milli kültürün öne çıkarılması gerekir. Barbie yerine Keloğlan, Örümcek Adam yerine Yunus Emre, Dalmaçyalı köpekler yerine Sivrihisar’ın Akbaş cinsi köpeğinin resimleri kullanılacak” İ. Ceylan

16 Mayıs 2009

Piç

“Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. Üzülürsün. Pişman olursun. Sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini anlarsın.”


Oğuz’un tavsiyesi ile ilk kez okuduğum Hakan Günday’a ait "Piç", kendimizle pek bağdaştıramayacağımız (tabii herkesi kastetmiyorum) kadar uçlarda dolanan 4 arkadaşı anlatan bir roman. Bir şekilde yolları kesişmiş Hakan, Barbaros, Cenk ve Afgan’nın bomboş ve umursamaz vaziyette geçirdikleri hayatlarından bir kesiti falçata kesiği gibi keskin cümlelerle anlatan Hakan Günday’a saygı duydum.


“Piç” kelimesi; babası belli olmayan kişilere verilen argo bir kelimedir fakat kitabı okumamış olanlar için söylüyorum ki yazar Günday için “"Türkçedeki kelimelerin ilk anlamlarının pek de geçerli olmadığı bir yüzyılda piçler, babaları bilinmeyenler değil, babalarına ihanet edenlerdir.. Babalarına ve annelerine... Piçlerin ebeveynleri dünyadan doğal ölümlerle ayrılmazlar... Katillerinin adı üzüntüdür. Kimse öz çocuğunun ihanetlerinden canlı kurtulamaz..... Ve piçler her ne kadar birçok geceyi ailelerinin leşlerinin hayaletleriyle geçirseler de, sabah hissettikleri tek acı bademciklerindeki sigara yanığıdır..."


Ömürlerince ailelerinin sırtından geçinmiş, gelecek için herhangi bir planı olmayan, çalışmak yerine ömür boyu tembel tembel oturup içki içmek isteyen ve asla para dertleri olsun istemeyen, canları ne isterse o anda onu yapmaya programlanmış, normalde aptal olmayan fakat asalak gibi yaşamayı kendilerine tarz belirlemiş 4 kayıp adam. Evsiz, parasız, aç, kirli, işsiz ve gururlu... Belki de yaşadıkları koşullarda hayatta kalamamalarının; Cenk’in satırla adam öldürerek çıplak gövdesine “tişört” yazısını kazımasının, Afgan’nın sığındığı bir izbede açlık ve susuzluktan ölmesinin, Barbaros’un akıl hastanesine tıkılmasının ve Hakan’nın bir böcekten farkının kalmadığına kanaat getirerek annesinin kanatları altına sığınmasının tek sebebi kendilerinden başka hiçbir kimseye değer vermemeleridir.


Kitap hakkında okuduğum çoğu yorumda “piç”liğe özentinin had safhada olduğunu gördüm. Bana göre, aklıbaşında kim bu yukarıda saydığım koşullarda yaşayarak geberip gitmek ister ki? Bunların yanında bu 4 piç arasındaki diyaloglar o kadar eğlenceli ve safça ki kendinizi gülmekten alamıyorsunuz. Acaba diyorsunuz, gerçekten de bu kadar sorumsuzca, saçma sapan yaşanabilir mi? Bunu yakın olarak test etmek istemem şahsen.


Son bir-iki cümle daha yazıp, sinirlerimi altına üstüne getiren kitabın yorumuna son vereceğim. Benim anladığım o ki; Piçlik doğuştan gelen bir olgudur, sonradan kazanılmaz. Sonradan kazanılan “piç”lik çakma sarışın kadar çevresine zarar verir.

12 Mayıs 2009

John Galliano bir nevi deli


Modacı, yarattığı tasarımlarda bir çeşit masalcı havasına bürünmeli... Modanın şizofrenik yanını en iyi yansıtanlardan biri de bana göre John Galliano. 2009 son koleksiyonuyla, koleksiyonu sunumuyla, herbir şeyiyle beni büyülediğini itiraf etmek isterim


.

Defileyi de yine modacıya ait siteden izleyebilirsiniz.

11 Mayıs 2009

Yabancı - l'etranger


"Anam ölmüş bugün". Olağan, zamanın dün veya bugün farkının olmadığı, "ölüm"'ün anlamını sorgulama gereksinimi duyurmayan, kısacık bir cümle... Albert Camus'nun Yabancı romanın ilk cümlesi. İki bölümden oluşan kitap herkesin belirli bir anlam yükleyebileceği basitlikte anlatımıyla inanılmaz samimi. Yer yer şaşırtan bir karakter ve yaşama umursamaz bakışı...

....."Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘Bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka sefer de söylediğim gibi: ‘Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie ‘evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘değildir’ diye cevap verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu: ‘aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘Elbette ederdim’ dedim. O zaman ‘ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. Ben de ‘bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim”

Zamanda yaşadığımız şeylere herkesin ne kadar farklı tepkiler verdiğini sorgulatır kişiye. En azından bana bunun analizini yaptırmıştır Camus.

Son olarak kitabın sonundan bir alıntı yapmadan kitaba sahip olduğunuzda arka kapak yazısını okumamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

......"Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umrumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “kardeşim”, diyen bir sürü ayrıcılıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi..."

İyi okumalar...

09 Mayıs 2009

"Göz kamaştıran" yeni burjuvazi

Milliyet Gazetesi; “Kadir Topbaş'ın eşi tarafından düzenlenen 'Anneler Günü' etkinliğinde Topbaşlar'ın gelini ilgi odağı oldu.” diyerek adını beyan etmediği -ki sonradan öğrendiğim Tuğba için bu şekilde konuşmuş.

“Zevksizlik örneği” olarak tabir etmektense “göz kamaştırdı” olarak lanse edilen gelin, başında Siyah – gri türbanı, gece mavisi - mor saten (sanırım), assolist elbisesini andıran fiyonklu parlak mı parlak elbisesi ile ciddi anlamda gözlerimi kamaştırıyor. Bunların yanında son zamanların İslami burjuvasına örnek olarak kendisine baktığımızda fondoten, allık, ruj, siyah göz kalemi, göz farı ve rimel kullanması da bir hayli dikkat çekici bana göre. Ayrıca; burnu ne kadar da ince değil mi? Allah’tan mıdır bilinmez... Dudaklarına ise diyecek hiçbir şey bulamıyorum maaşallah pek hoş ve parlak.

Genel anlamda sayın Tuğba, zamanında Recep Tayyip Erdoğan’nın makyaj yapan kadınlar için kullandığı “kaportası bozuk araba” deyişini hatırlattı. Tabi bunu söylerken eşi dahil cemiyet içi bayanları düşündüğünü zannetmiyorum.

Aşağıdaki bayanlara baktığımda biz başı açık kadınlardan tek farklarının saçlarının gözükmemesi olduğunu görüyorum. Hatta abartı konusunda çoğu kadını geride bıraktıklarına da şahit oluyoruz. Renkli, parlak, son moda...

07 Mayıs 2009

Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine

Ergun Poyraz‘a ait Musa'nın çocukları Tayyip ve Emine 2007 yılının Nisan ayında piyasaya çıkmış belgeli bir eleştiri kitabıdır. Kiminin okumaya bayıldığı, sonsuz desteklediği, kiminin abartılı bulduğu, gerçeklerin çarpıtıldığı yahut herhangi bir belgeye dayanmadığını düşündüğü kitabın içeriği bana göre şimdiye dair bir belgesel. Aslında hepimizin geçmişte ve halen televizyonlarda izlediğimiz, nutuklarını dinlediğimiz Başbakan’nın eşi Emine ile tanışması, yaşadıkları hayatın siyasetten öncesi ve sonrası, ilk gençlik yılları, İstanbul Belediye Başkanı olması, ardından milletvekili seçilmesi için atılan adımlar, Albayrak’larla, Birlik Vakfı’yla, Abdullah Gül ile, şimdi bakanlık yapan bir çok siyasetçi ile olan münasebetleri, Başbakanlık sürecinin anlatıldığı kitap yakın siyasi geçmişimize ışık olup, gelecek günlerimiz için bir araçtır. Günümüzde yaşadığımız çalkantılı süreci daha iyi anlayabilmemiz, laik cumhuriyetimize, hukuğumuza, toprağımıza sahip çıkmamız, gözlerimizi açıp da özgürlüğümüzün her geçen gün kısıtlandığını görebilmemiz için okunması taraftarıyım.

30 Nisan 2009

Caligula - Saralı Cumhur


Sular seller gibi okuyup bitirdiğim Caligula - Saralı Cumhur'un yazarı Yalçın Küçük'e bir kez daha saygı duyduğumu belirtir, kitabı okumanızı tavsiye ederim.

"Yalçın Küçük yeni kitabında Türkiye’yi anlamak için Roma’ya, Roma’yı anlamak için Türkiye’ye bakıyor. Hareket noktası cumhuriyet rejiminin çöküşü ve plütokratların cumhuriyeti yıkarak despotizmi getirmeleri. Kendi ifadesiyle “büyük zenginleri böyle bir rejim için Caligula ararken” yakalıyor ve hem Roma’daki hem de Türkiye’deki Caligula’ları deşifre ediyor." diyor tanıtım yazısında.

29 Nisan 2009

Donna Diaspora

Nisan ayını Shantel 'den Donna Diaspora dinleyerek bitirip hareketli ve güneşli bir Mayıs'a girmek dileğiyle.

Aşk

*Spoiler
Bişnev! "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"


Yazdığı her kitap ile çok satan listelerinin ilk sırasında yer alan Elif Şafak'ın çok konuşulan kitabı Aşk; kişiyi yormayan ve başka bir dünyaya götüren bir kitap. Şems-i Tebrizi'nin Mevlana ile tanışması ve aralarındaki bağlılığı onların ağzından dinlediğimiz kitabın en güzel yanı Konya halkının bu sıradışı aşka bakış açısını anlatmasıydı esas olan. Kitap boyunca Şems'in ruhuna bürünebildiğiniz gibi, bir elbise gibi Rumi'yi, Sultan Veled'in, Kerra'nın, Aladdin'nin, Kimya'nın rolünü üstünüze giyebiliyorsunuz. Belki de Elif Şafak'ın yazım tarzını bu sebeple çok seviyorum.

Şems Konya'ya gidedururken diğer yandan günümüzde mutsuz bir evlilik yaşayan ve bunu bir şekilde kabullenmiş tipik Amerikalı ev hanımı Ella'nın hayatını değiştirmesini okuyoruz. Ella'nın sufizm ile tanışması yazar Zahara ile bir tesadüf eseri oluyor... Zahara'nın sonradan "hiçbir şey tesadüf değildir" demesini ise kitabı okudukça kavrıyoruz, belki de hak veriyoruz. Zamanla Ella'nın evini terketmesine, düzenini geç gelmiş aşk için değiştirmesine hak veriyoruz. Destekliyoruz onu sonuna kadar. Zahara'nın s-u-f-i harfleriyle kodladığı geçmiş hayatına adım atıyoruz bir süre... Nasıl Müslüman olduğuna ve başından geçenlere tanık oluyoruz. Ölmeden evvel ölmeyi nasıl öğrendiğini görüyoruz.

Okur 1240'lı yıllardan 2008'e savrulurken, karmakarışık Konya'da vakit geçirmeyi daha çok sevecek gibi hissediyorum. Çünkü daha evvel dediğim gibi bir çok karakteri bünyenize sığdırıyorsunuz. Bunlardan Sarhoş Süleyman'nın Şems'e bağlılığı, dergahtaki çırağın Şems'e olan hayranlığı ve herkesin sufi olamayacağı gerçeğini yansıtması, Baybars'ın örümcek bağlamış dar bakış açısı, Çöl gülü'nün pislik içindeki kerhanede kalbini temizleme çabası, Çakal Kafa'nın cinayet anındaki kararsızlığı, Dilenci Hasan'nın Rumi'yi çekmediği kahır ve eziyet için konuşup nutuk çektiği için suçlaması-ona kızması...Bu kişilerin mutlaka bir zaman Şems ile karşılaşarak "Gönlü geniş ve ruhu gezgin Sufi Meşreplilerin kırk kuralı"'ndan nasiplerini alması. Şems'in aslında bir araç, bir aracı olduğunu söylemeye çalışması kitabın en güçlü yanlarıydı. Elif Şafak'ın Araf'ta olduğu gibi ilk önce romanı İngilizce yazması ve bunu okura hissettirmemiş olması ise (-ki Araf beni bu sebeple üslup olarak çok rahatsız etmişti.) daha sonra yazacağı ingilizce romanlara olan önyargımı kırmıştır.

Yadırgadığım yanları yok mu tabii ki var. Mesela, Şems bahçede 6 kişi tarafından öldürülürken bu arbedeyi kimselrin duymamış olması bana çok abes geldi. Şems'in astral seyahatlerinin, Kimya'nın hayaletlerle olan diyaloglarının fazla havada kalması beni düşkırıklığına uğrattı. Siyah süt'ün Doğan Yayıncılık'tan çıkmasından hiç hoşlanmamıştım, Aşk'ın da Doğan Yayıncılık olması beni iki kat üzmüştür. Kapak tasarımını, pembe rengin iticiliğinin kitabın konusuna olan tezatını, kapakta olan kötü kalp şeklini Elif Şafak'a nasıl layık gördüklerini anlamak mümkün değil. Ayrıca yazım hataları da vardır bir kaç yerde.

Son olarak sevdiklerime Şems'ten şu mesajı vermek istiyorum;

"Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet 'aşktan önce' ve 'aşktan sonra' aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir."

20 Nisan 2009

Gibi

"Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ başlamış haset ve art niyettir."
Şems

Bazı bazı hayat gözüme koskocaman çikolatalı bir dondurma gibi gözüküyor... Kıyıp da yiyemiyorum orası ayrı...

16 Nisan 2009

iksv

İmkan olsa da 28.Uluslararası İstanbul Film festivali'ne gidebilsem. Bitimine iki gün kala İstanbullular yetişebilir sanırım...

Filmlerden Aya Seyahat'i ilginç buldum. İzlemiş olanlardan dinlemek isterim.

10 Nisan 2009

Revolutionary road

Son günlerde blogdan kopuşumu havaların gelgitli hallerine bağlamak isterdim fakat, zamanımı iyi planlayamamam buna daha iyi bir açıklama olacaktır.

Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...


* Spoiler

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.

April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.

April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.

Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...

Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.

Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

02 Nisan 2009

Zaman akıp giderken ben bakınıyorum sağıma soluma... Geleceği görmeyi bırak, şimdiyi dahi kestiremiyorum... Bazen bir koca gün saçma sapan saatlerden oluşup bir bütünü oluşturabiliyor. En komiği de biz zavallı insanoğlu, yarın farklı olacakmışçasına o günün bitmesi için Tanrı'ya dua ediyoruz... Sanırım bu ölünceye kadar bu şekilde sürüp gidecek.

29 Mart 2009

Taxi Driver

* Spoiler

1976 yılı yapımı Taxi Driver, Martin Scorsese'ın arıza filmlerinden biridir. Robert De Niro'nun delilik ve saplantı triplerini muhteşem sergilediği sahnelere Jodie Foster'ın küçük bir fahişeyi oynadığı sahnelerdeki başarısı eklendiğinde kadronun ne kadar seçkin olduğununa dikkat kesiliyorsunuz. 26 yaşındaki Vietnam gazisi Travis uyuyamama problemi için geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Yapayalnız yaşayan ve herhangi bir amacı olmayan Travis'in hayatı seçimler öncesi seçim kurulunda çalışan Betsy'i gördükten sonra değişir. Saplantı haline getirdiği Betsy'e aşık olan Travis, kültür seviyesi ve yaşayış şekli farklı olan kızı tavlama işine girişir. Kendisine çeki düzen vermeye çabalar fakat beceremez. Çabaladıkça daha da saçmalar ve ikinci buluşmalarında gittikler erotik film ilişkinin bitimine sebep olur. Çünkü Travis normal biri değil, çevreye ve hayata uyum sağlayamayan "çok yalnız" bir bireydir.

Filmin ikinci yarısında Travis'te gördüğümüz ve tam olarak nedenini çözemediğimiz gariplik ilerleyen sahnelerle beraber Travis'in kendine kurduğu ve inandığı bir dünya ile tanışırız. Travis kendince hükümet için çalışan gizli bir tetikçidir. Kötülüklerle tek başına savaşan ve ilk silahlı saldırısında öleceğine inanan (Iris'e yazdığı mektupta bunu dile getiriyor) bir delidir. Birbirinden farklı iki kadını (Betsy ve Iris) tek bir amaçta kesiştiren Travis ilk olarak Betsy'nin çalıştığı senatörü öldürmeyi kafaya koyar. Silahlanır fakat bunu beceremez. Sonrasında Iris'i erkeklere pazarlayan adamı öldürmeye karar verir. Filmin sonunda ise hiç olmadığı kadar aksiyon ve kan vardır. Robert De Niro'nun o eşsiz sırıtışı, sabit bakışıyla gittiği otel kan gölüne döner. Silahlarını son kurşununa kadar boca eder 3 kişinin üstüne.


Film dışında Travis karakterinin kadınlara olan tutumu, koruyuculuğu beni çok etkiledi. Iris'e dediği gibi kadının yeri evidir evine dön tarzı repliklerinden ve ona dokunmamış olması, "ahlakının da sicili gibi temiz olduğunu" kanıtlamıştır.

İzlemeyenlere tavsiye edebileceğim kadar farklı ve dikkat çekici bir filmdir. Kendimce anlatmaya çalıştım fakat ben bir de Oğuz Bey'den dinlemek isterim filmi... =)

28 Mart 2009

Filimadamı

Filim adamı şu aralar fazlaca kullandığım bir sinema sitesi. Site bizlere pek çok film ve bu filmlerin sinema sitelerinde aldığı oylardan, bilgisayarınıza indirebileceğiniz alternatif adreslere kadar pek çok hizmet sunmakta. Meraklıları için iyi bir seçenektir.

25 Mart 2009

Durgun


"Aşksız olma ki ölmeyesin. Aşkla öl ki diri kalasın." demiş Mevlana.

Zaman zaman tedirgin olduğum güzel zamanlar geçiriyorum... Hissettiklerimin farkına vararak analizini yapıyorum. Olumlu düşünmeye uğraşıyorum, kısmen de düşünmemeye hiçbirşeyi... Slumdog Millionaire'in soundtrack'leri ile renkli bir dünyaya dalıyorum arada... Hala ve hala Ahmet Ümit'in Kar Kokusu kitabını okuyorum. Bir filmin yarısını dün, diğer yarısını bugün izliyorum. Herşey ağır çekim gibi, zevkle havayı ciğerlerime çekiyorum, yada bana öyle geliyor. Heyecan nasıl bir meretse artık kıpırdamadan durdurmaya çalışıyor beni olduğum yerde... Belki de diyorum; gevşeyip suyun akışını izlemeliyim huzurla...

21 Mart 2009

Bir süre daha olmayacağım arkadaşlar... Büyük bir duruş sürecine girdim... Keyfini çıkartıyorum...

15 Mart 2009

Kadın; Seçmek ve seçilmek

Pazar sabahı saat 0700'da ne hikmetse gazete almaya almaya giden ben tüm amelsizliğimle bir adet Elle dergisi de kapmış vaziyette tuttum evimin yolunu. Dergi bilindik moda dergisi fakat Hacer Yeni'nin "Yaşamayı" seçenlere seslendiği Seçmek ve Seçilmek başlıklı yazısı çok ilgimi çekti. Hacer diyor ki yazısının ortasında; "Filmlerin en mutlu sahneleri genellikle aşıkların kavuştukları ya da kadının sabredip beklediği ve sonunda muradına erdiği evlilik sahneleri olur. Bir kadın için seçilmelerin en önemlisi en önemlisi bir erkeğin seçimine nail olmaktır.Aslında bu konuda çok da suçlu değil. Ona bu öğretilir. Düzen budur, ne yapılırsa yapılsın bazıları için bundna ibarettir. Oysa erkekler hep seçimi kadınların yaptığını, bir kadının istediğinde herhangi bir erkeği kolaylıkla elde edebileceğini söyler dururlar. Yani onlara soracak olursanız seçilen onlardır. Gerçekten bu ne kadar doğru?"

Yazısını yaklaşan seçimlerlerdeki kadın sayısının azlığına ve yine o kadınların mecliste kalıp kalamayacağını seçen erkeklere getirerek sonlandıran Hacer Yeni bana kalırsa çok doğru tespitlerde bulunmuştur.

14 Mart 2009

Hayatımın en güzel mercimek çorbasını en güzel ellerden yedim. 3 öğün yiyebileceğim pilav ve dondurmaya bir de mercimek çorbası eklendi. Tek fark yapan o eller olmadan çorbanın bir halta yaramaması. =)

10 Mart 2009

Soğan böreği gibi beynim

As beni mandallarınla ipe;
Sonra dans et benimle.
Dans et, dans et, dans et...


Not:
Bu aralar kafamdaki teknik arıza yüzünden heyecanlıyım arkadaşlar bu sebeple entry giremeyebilir, karışmış ellerimi, kollarımı, ayaklarımı çözmekle uğraşabilirim...

07 Mart 2009

Ella Elle L'A

Benim gibi yağmur yüzünden eve tıkılmış bir arkadaşım bana "France Gall"'i hatırlattı... Ne de iyi etti, bir de internetle sosyalleşilemeyeceğini söylerler..





Laisse tomber les filles

Dead like me - Life after death

*Spoiler

Televizyonda yayınlanan dizisinin aksine çoğu kişinin sıradan ve yüzeysel bulduğu yönetmenliğini Stephen Herek'in yaptığı 2009 çıkışlı Dead like me - Life after death konu itibariyle ölmüş fakat dünyada kalmış kişileri anlatan filmlerden biraz farklı olarak, ölmüş fakat zamanı (ışığı görene kadar olan zaman) gelene kadar dünyada ölecek kişilerin ölüm anlarında ruhunu almakla görevli topluluğu anlatır. Yani birnevi azrailin ölüm timidir bu. Kafasına uzaydan gelen klozet kapağı çarparak ölen George (Ellen Muth) ve üç arkadaşı onlara gelen talimatlar doğrultusunda olay yerine giderek kişinin ruhunu canını yakmadan evvel alırlar ve ışığa yönlendirirler. Olaylar gelişir (gerisini anlatasım gelmedi inanın ki)

Film komedi kategorisinde olup gülünecek bir şey bulabilmek için çaba sarf ettiriyor fakat bulunamıyor. Afişine aldanılmaması gerektiğini düşünüyorum keza afiş benim fazlasıyla hoşuma gitti. Sanırım diziyü izlememiş benim gibi birileri varsa filmden sonra diziye de bir göz atmalılar diye düşünüyorum.

05 Mart 2009

The boy in the striped pyjamas

*Spoiler
"Çocukluk dönemini; sesler, kokular ve görüntüler belirler ta ki aklın karanlık tarafı gelişene kadar."
John Betjeman


Zaman ikinci Dünya savaşı sırası, su birikintilerine yansıyan kırmızı nazi bayrakları, sırtlarında okul çantaları kısa şortlu çocuklar askerlerin arasından koşarak evlerine dönerler. Tam bu sırada yahudiler askeri araçlara bindirilirlerken aynı anda ihtişamı, hizmetçisi bol bir evde hazırlık yapılmaktadır. İşte böyle başlıyor 2008 yapımı The boy in the striped pyjamas.

Hitler yanlısı babası asker olan 8 yaşındaki Bruno ve ailesi, babasının terfisi sebebi ile Berlin dışına taşınırlar. Kırsalda duvarlarla çevrilmiş büyük bir eve yerleşen Bruno'nun ilk keşfettiği şey, odasının penceresinden gözüken uzaktaki pijamalı çiftçilerdir. Babasına neden pijama giydiklerini soran Bruno "onlar insan bile değil" yanıtını alır. Çocuk gözüyle olanlara bir anlam veremez, tedirgin olur. İlk olarak evin mutfağında çalışan ve eskiden doktor olan yahudi Pavel ile tanışır. Bir doktorun neden evde patates soyduğunu sorar ona ve çocuk aklıyla daha evvel iyi bir doktor olmadığı sonucuna varır. Bir gün arka bahçeden etrafı keşfetmek için kimseye görünmeden kaçan Bruno çiftlik zannettiği toplama kampına varır. Tel örgüleri ardında yaşıtı olan Shmuel ile karşılaşır. Aralarında sadece dikenli teller vardır. Shumel'un Bruno'ya tanıştıktan sonra sorduğu ilk soru yanında yiyecek bir şeylerin olup olmadığıdır. Bruno için ise herşey bir oyundur. Shumel'un yakasındaki numara da dahil. Dikenli tellerin ise iki arkadaş içinde farklı anlamı vardır. Bruno tellerin hayvanların dışarı çıkmaması için olduğunu zannederken Shmuel onların insanlar için olduğunu bilir.

Zamanla Bruno her gün Shmuel ile oynamak için tel örgülerin yanına gider ve giderken arkadaşına yiyecek götürür. Anlam veremez neden top oynamanın yasak olduğuna, o sadece bir toptur ne de olsa... Günler geçtikçe Bruno daha fazla soru sormaya başlar, aldığı cevaplar yahudilerin şeytan, beceriksiz ve kötü olduklarıdır. Fakat Bruno bu nitelikte hiç yahudi görmemiştir ve kafasında bu tiplemeyi oturtamaz. Babasının gittikçe sertleşen davranışları babayla duyulan gururu sekteye uğratır. Yahudilerin yakıldığını öğrenen annenin babaya karşı soğuk davranışları, abla Gratel'in artan nazi hayranlığı evde büyük gerilim yaratır.
Bruno ve Shmuel birbirlerine daha çok bağlanmışlardır. Bir plan yapalar. Bruno Shmuel'in getirdiği pijamaları giyerek tellerin diğer tarafına geçmeye karar verir. Bir kürekle tellerin yanına giden Bruno önce Shmuel'in getirdiği çizgili pijamaları giyer ve kazmaya başlar. Kampa girdikten sonra Shmuel'e söz verdiği gibi kamp içinde birden (!) kaybolan Shmuel'in babasını bulmaya giderler. O anda Alman askerlerin yahudileri kurban etme vakti gelmiştir. Ve itiş kakış bir grup kişiyi malüm sona doğru sürüklerler tabi ki Bruno'da içlerindedir. Bir kapı vardır. Sürgülüdür... Kapının ardında giysilerini çıkartmış insanlar vardır... Ve çocuklar da o kapının diğer tarafındadır... Yanız aynı tarafta ve beraber...


John Boyne'nun kitabından uyarlanan filmi Mark Herman yönetiyor. Filmin başrollerini 1997 doğumlu Asa Butterfield (Bruno) ve 1998 doğumlu Jack Scanlon (Shmuel) paylaşıyorlar. Çok da iyi ediyorlar. Film geçen gün bahsettiğim The Reader'da olduğu gibi İngilizce. Almanya'da İngilizce konuşan katı milliyetçi naziler olduğunu düşünmek dahi kişiyi kahkahaya boğacak cinsten bir yönetim fiyaskosu.

04 Mart 2009

Rachel getting married

*Spoiler


Rachel getting married 2008 yılı yapımı Jonathan Demme filmi. İzlemem gereken çoğu filmden daha ön sıralara geçmesinin tek sebebi ise saçları bir hayli kısaltılmış, elinde sigarası ve melankolik hali ile bir bağımlıyı canlandıran Anne Hathaway. 9 ay boyunca rehabilitasyon merkezinde kalan ve bu süre sonunda eve dönen Kym, kardeşi Rachel'in düğününe yetişir.

Kym bir esrar ve hap bağımlısıdır ve ailede davranışı yüzünden güven sarsmıştır. Düğün arifesi sebebi ile ev kalabalıktır, düğün kutlaması yapılır.Yemekler yenir, şarkılar söylenir ve herkes teker teker Rachel ve Hawai'li Sidney hakkında konuşur, hikayeler, anılar anlatır. Bu durum zarfında Kym yine herkesten farklı hisseder. Dışındadır herşeyin. Asiliği ve farklı hissetmesi yüzünden belki de sevilmeyen birisidir. Bunun ezikliğini hisseden Kym'nin düğün yemeğinde Rachel için yaptığı konuşma beni çok etkilemiştir.

Anne babasının boşanmış ve her ikisinin de başka kişilerle birlikte olması Kym'in deyimiyle işlevsiz ailesi içerisinde istenmeyen ve horgörülen Kym, bunun yanında onu sevmeyen abla ve anneye fakat kızlarına deli olan dehşet bir babaya sahiptir. Baba her daim orta noktayı bulma derdinde maymun olan tiplerdendir fakat bu durum asla yeterli gelmez çünkü Kym sevilmediğini ve kabul görmediğini benimsemiştir. İstenmediğinden ise tamamen emindir.

Bunlar olurken düğün esas kızımız için felakete dönüşür. Kardeşinin bulunduğu arabayla kaza yaparak onun ölümüne neden olan Kym için mutsuzluk yalnızlığına saklanmıştır. Her daim yaptığı hatayı yüzüne vuran bencil ötesi ablası Rachel'ın sadece kahrolası düğününü düşünmesi ve Kym'in varlığından büyük rahatsızlık duyması da Kym'in hayatını çekilmez kılar. Bazı bazı gözyaşlarına boğulmuş Anne Hathaway bunu bize çok güzel bir oyunculukla gösteriyor. Böylesi bir performans beklemiyordum kendisinden itiraf etmem gerekirse.

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.

Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.

Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...

03 Mart 2009

Güneşin Oğlu

*Spoiler
"Aynaya bakın, kendinizi göreceksiniz"


Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair Alper'in bedenine girerek yaşadığı absürt olayları anlatan Güneşin Oğlu bir Onur Ünlü filmidir. Özgü Namal, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Hümeyra'nın başrollerini paylaştığı film, kimilerine göre çok komik fakat benim beklentimi karşılamadı . Sanırım konusunu yadırgadım ilk sahnelerde Polis filminde olduğu gibi tam emin değilim. Sonrasından ise zamanla filme kaptırıyorsunuz ya da film sizi içine çekiyor bunu ciddi ciddi söyleyebilirim. Oyunculuklara gelirsek yine yine güzel, aklıbaşında, oturmuş tanımlamaları uygundur.


Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...

Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen

Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.

Aranızda güneşin evladı olan var mı?

01 Mart 2009

The Reader

*Spoiler

"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.


Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.

2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.


1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.

Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.

Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.

The Edge of Love

*Spolier
The Edge of Love 2008 yılı yapımı John Maybury'e ait dramatik bir film. Kendisini devamlı tekrar eden Keira Knightley ve muhteşem oyunculuğuyla Sienna Miller'ın bana göre gövde gösterisi yaptığı film 1940 yılında Londra'da geçmekte. Savaş zamanı kullanılmayan metroda şarkıcılık yapan Vera, Vera'ya çocukluğundan beri tutkuyla bağımlı çapkın şair Dylan Thomas, Dylan'ın hafifmeşrep karısı Caitlin ve Vera'nın severek evlendiği asker David arasında geçen fırtınalı ilişkileri konu alır. İlk ilişkisini Dylan ile yaşamış Vera, barda oturmuş Dylan ile flört ederken ortaya Caitlin çıkar ve Dylan'ın evli olduğunu öğrenir. Vera hayalkırıklığına uğrar. Bir erkeği paylaşamayan ve ağız dalaşı yapan Caitlin ile Vera zamanla çok iyi dost olurlar. Parasızlık yüzünden 3'ü aynı evde yaşamaya başlarlar. Vera'ya aşk olan genç asker David, Vera ile evlenerek o günlerde süren 2. Dünya Savaşı'na katılarak hamile Vera'yı diğer iki dostuyla bırakır ve Yunanistan'a gider. Uzun zaman David'den haber alamayan Vera kocasına karşı duygularından emin olamaz ve tüm karşı koymalarına rağmen Dylan ile birlikte olur. Biz buna aramızda dost kazığı diyoruz haliyle. Neyse Vera'nın bebeği doğduktan 1 yıl sonra David savaştan bitik vaziyette çıkar ve gelir. Tabi Vera, David'in savaştan yolladığı paranın hepsini Dylan ve Caitlin'e vermiştir ve David buna çok bozulur. Ayrıca savaşta az biraz kafayı sıyırmış David, Dylan ve Vera arasında geçenleri sezer, çevreden de duyduğu dedikodularla gaza gelir, alır silahı yallah Dylan'nın evini basar, mahkemelik olurlar...


Film güzel, mekanlar Galler kültürünü yansıtan cinsten. Senaryo şiirsellikle içiçe. Makyaj, giyim kuşam yerinde. Savaşa dahil İngiltere'nin savaşa bakışını da az biraz sezebiliyorsunuz. Ayrıca filmin senaryosunu Keira Knightley'nin annesi yazmış onu da ayrıca kutluyorum niyeyse...

Not: Üst fotoğrafta görülen çizmelerden tarafıma bi zahmet temin etmenizi rica ediyorum.
Saygı ve sevgiyle...

28 Şubat 2009

Changeling

*Spoiler

Clint Eastwood 'un 2008 yılı yapımı uzun mu uzun filmi Changeling beni belki de en çok tatmin eden sinema yapıtlarındandır. Gerçek hikayeden uyarlama filmin başrollerini Angelina Jolie, John Malkovich ve Jeffrey Donovan'nın paylaştığı film 1928 yılında LA'de enteresan bir biçimde kaybolan bir çocuğun bulunamamasını ve LA polisinin uyguladığı politikanın detaylı anlatısıdır. Polisin korku salarak işleri kendi bildiği biçimde yürütmesi, daha açık biçmiyle istediği gibi at koşturması ve buna karşı çıkan bir annenin kamaoyunu yanına çekmesi bu tür şeylerin sadece bizim ülkemizde değil koskocaman Amerika'da da oluyormuş nidalarına neden oldu.


2.5 saate yakın süren film çocuğunu işe gitmek için evden bırakan annenin eve dönünce oğlu Walter'ı bulamaması bunun üzerine polisi aramasıyla başlar. Polisin aramaları sonucunda bir süre çocuktan ses seda çıkmaz ve birden çocuğun uzak bir yerde bulunduğu haberi ile medya dahil anne Christine Collins'de çocuğu karşılamaya tren garına gider. Aradan 5 ay geçmiştir bu arada. Tren garına gelen onca insan anne oğul buluşmasına hazırdır fakat Walter geldiğinde Christine yüzbaşıya onun oğlu Walter olmadığını söyler. Filmin yarısı Christine'nin o çocuğun oğlu olmadığını polisleri ikna etmeye çabalaması ile geçer. Kadının asıl derdi ise çocuk bulunduğu için polisin gerçek Walter'ı aramaktan vazgeçmesini istememesidir. Ve korktuğu olur polis davayı kapatmaya yeltenir. Bunun ile birlikte olay çevrede duyulmuştur ve bir din adamı konuyla ilgilenir. Halkı bastırmaya alışmış olan polis güçleri anne Christine'in onlara karşı basın toplantısı yaptığı sırada kendi özel insiyatifi ile anneyi akıl hastanasine kapatır. Bunlar olurken bir diğer yandan sınırdışı edilmeye çalışılan bir çocuğun kuzeninin 20 civarı çocuğu katlettiği haberi gelir ve zavalı Walter'ı fotoğrafından teşhis eder. Böylece polis departmanının etekleri tutuşur. Katil yakalanır suçunu itiraf eder, idam edilir. Polis olayın en başından beri hatalı olduğunu duyurur ve Christine Collins açtığı tüm davaları kazanır.

Film içinde evin ve dış mekanın dekoru muazzamdı. Dönemi yansıtmakla kalmıyor hatta Eastwood'un dönem filmleri arasında kıyaslama yapmamıza da sebebiyet veriyor. Makyaj ve kostüm konusunda da eksiksiz. Orta halli bir santral görevlisi olan Christine'nin 1928 ve 1930 yıllarında giydiği palto aynıydı, bu da önemli bir deyatdır bir film için. Fakat dikkatimi çeken şey Angelina Jolie'nin inanılmaz zayıf ve ruh gibi oluşuydu.

27 Şubat 2009

Bride Wars

*Spoiler

Bride Wars evlenme yarışı halinde iki arkadaşın abuk öyküsünü anlatıyor. Kaza eseri aynı gün ve aynı saatte evlenmeye kalkan kankaların arasındaki soğuk savaş hayatlarını altüst ediyor. Kate Hudson ve büyüleyici Anne Hathaway rolleri paylaşıyor. Filmin sonunda da Emma'nın düğününü bozan Liv güle oynaya evleniyor, sinir ediyor falanfeşmekan... Filmi beğenmedim(.)nokta

24 Şubat 2009

Elegy

*Spoiler


Yönetmenliğini Isabel Coixet yaptığı 2008 yapımı Elegy Türkçe'ye "Aşkın Peşinde" olarak çevrilmiştir. Consuela Castillo isimli bir öğrenciyi canlandıran Penélope Cruz ve ona ders veren yaşı bir hayli geçkin profesör David Kepesh ( Ben Kingsley ) arasında doğan aşkı konu alır. Penélope'den haz etmeyen ben filmden sonra da aynı düşüncelerle ayrıldım ekran karşısından. Yine büyük bir performans göremedim açıkçası. Fakat Ben Kingsley profesörün yaşadığı aşkı, korkuyu, beklentiyi, kıskançlık duygusunu, yalancılığı ve tutkuyu öylesine mimiklerle oynamış ki konunun sıradanlığını bir şekilde izleyiciye unutturmuştur.

Unutmadım,
Unutmayacağım